manifesto diziler kitaplar yazarlar kategoriler arama iletişim
     
 
 
diziler
edebiyat
şiir
sinema
inceleme

yeni çıkanlar
BİR YADİGAR EJDER KİTABI - Erhan Tuncer
UZAYDA PİKNİK - Arkadi ve Boris Ştrugatski
KİRAZ MEVSİMİ ve SİNEMA BİLETİ - Hakan Savaş

çok satanlar
ENDOKTRİNASYON VE TÜRKİYE'DE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ - Serdar Kaya
POSTMODERNİZM - Fredric Jameson
YENİ KARA FİLMLER - Selda Tan Özdemir

yayın programı
NİRENGİ KİTAP'TAN ÇAĞRI> - TÜRK SİNEMASI ARAŞTIRMALARI
RETHINKING THE QUR'AN Towards a Humanistic Hermeneutic - Nasr Hamid Ebu Zeyd
READING THE BOSS: Interdisciplinary Approaches to the Works of Bruce Springsteen - Roxanne Harde (Editor), Duncan A. Campbell (Editor)

 
 

 
Tuğba TEKEREK, Taraf Gazetesi, 2011-01-02

İLKOKUL BİZİ KÖLELEŞTİRİR

"Batılıların herşeyden önce ‘Türk’ olarak algıladıkları bir kişidir. Aynı şekilde kendisini Türkler ‘Anglo-Sakson’, Kemalistler ‘AKP yanlısı’, İslamcılar ‘liberal’, liberaller de ‘demokrat’ olarak algılarlar. Halbuki site yazarı, bu kavramların çoğunun anlamını bilmemekte ve kendisini sadece ‘siyasetbilimci’ olarak tanımlamaktadır.”

İnternet sitesi www.derinsular.com’da kendisini böyle anlatan Serdar Kaya kimlik meseleleri üzerine çalışan bir akademisyen. 10 yıl önce ABD’ye yüksek lisans için gitmiş, halen Kanada’da Simon Fraser Üniversitesi’nde siyasetbilimi doktorası yapıyor. Geçen yıl yayımlanan Endoktrinasyon ve Türkiye’de Toplum Mühendisliği kitabında zihniyetlerin yukardan aşağıya nasıl oluşturulduğunu hem dünyadan hem Türkiye’den örneklerle anlatıyor. Ayrıca Ekşi Sözlük ve twitter üzerinden yazdığı “yalın gerçekler”le insanların bildik dünyalarını ciddi şekilde sarsıyor. Önümüzdeki günlerde ünvanları arasına Taraf gazetesi yazarlığını da katacak olan Kaya’yla sohbetimize toplum mühendisliğinden başladık Gülsüm İnek’in muhalefetine kadar uzandık.

Endoktrinasyon tam olarak nedir, Türkiye’de hangi yönüyle diğer ülkelerden farklıdır?

Endoktrinasyon, doktrin kavramından türemiş bir kelime. Kabaca, insanlara belli bir doktrini sistemli olarak, çoğu zaman da bir parça sinsice aşılamaya karşılık geliyor. Sadece Türkiye’de değil, hemen her ulusdevlette son derece etkili. Bu, ulus-devletin kurgularla ayakta durmasıyla ilgili... Öte yandan, Türkiye özelinde endoktrinasyonun daha kaba bir niteliğe sahip olduğu da doğru. Bu, belki bir zamanlar çoğu ulus-devlet için de geçerliydi, ancak o devletler değişirken Türk bürokrasisi ülkenin rejimini kutsayarak değişmezliği bir erdem haline getirdi. Neticede, ülkenin rejimi kadar, rejimin kitlelere aşılanış şekli de büyük ölçüde aynı kaldı.

Türkiye’de endoktrinasyon daha çok hangi kanallardan yapılıyor?

Birden fazla yer var bakılması gereken. Ben daha çok ders kitaplarına, eğitimin felsefesine baktım.

Erken Cumhuriyet döneminden başlarsak, o dönemin ders kitaplarında toplum mühendisliğine dair gördüğünüz en çarpıcı nokta neydi?

Beni en çok işin ırkçılık yanı şaşırtmıştı. “Orta Asya’dan çıkıp da Türklerin dünyaya nasıl medeniyet yaydığı” anlatılıyor hep. Mesela 1939’da Yurtbilgisi Dersleri kitabında şöyle deniyor: “Orta Asya’dan sel gibi akıp yayılmış olan Türk milleti, dünyanın dört bucağına medeniyet ışığını ilk ulaştıran millettir. Mağara kovuklarına sığınan insanlara, evlerde barınmağı Türkler öğretti. Yüzlerce yıl evvel Türkün yaptığı eşsiz yapılara bugün bütün dünya şaşkın şaşkın bakıyor.” Bu enteresan tabii. “Geldiğimiz yer” dediği Orta Asya’da insanlar çadırda yaşıyor. Nasıl oldu da Avrupalılara gitti bunları öğretti? İşin o kısmı hâlâ devam ediyor ders kitaplarında.

Nasıl devam ediyor?

Ayrımcılık hâlâ sinsi bir şekilde var ders kitaplarında, açıktan değil. Bir örnek vereyim: 2002’de Milli Güvenlik kitabında millet tanımlanıyor. Millet neden milli güvenlik derslerinde tanımlanıyor, o da enteresan bir şey. “Tasa birliği, geçmiş birliği” diye bir ortak payda tanımlıyor. Sonra “Bu milletin yüzde 95’ten fazlası böyledir” deniyor. Saydıklarına bakınca gayrimüslimleri bunun dışına çıkardığını anlıyoruz. Bir millet var, birlik var, bir de onun içine girmeyenler var. 2009’daki Milli Güvenlik kitabında ise bazı cümleler çıkmış ama zihniyet hâlâ orada. Kitabın arkasındaki sözlükte azınlık, “Bir ülkede egemen ulusa göre, sayıca az topluluk” diye tanımlamış. Buradaki sorun, çoğunluğu egemen olarak tanımlayarak hâlâ azınlıkları dışarda tutmak.

1930’lardan bugünlere değişen bir şey yok mu?

Var. Ama yeni birkaç şey yaşayınca asırlardır süren zihniyet değişecek değil. Tarihte belli kritik örtüşmeler var. Bunlar yaşandığında, ciddi bir tecrübeyle birlikte belli şeyler değişir. Bir yolda gidilirken, o yoldan sapılır. Belli tecrübelerin oluşması için de açık toplum olmak çok önemli. Kuzey Kore gibi kapalı bir toplumda öyle birşey yaşanmıyor. Ama dünyayla içiçeyseniz durum farklı. Neden 80’den sonra bu süreç hızlandı, özellikle 90’larda internetle birlikte? Çünkü Türkiye dışa açılmaya başladı...

Siz Türkiye’de hakim zihniyete karşı düşüncelerinizi internette değişik mecralarda çok keskin bir şekilde ortaya koyuyorsunuz...

Mesela?

Mesela Ekşi Sözlük’te “bir anayasada şahıs adı geçmesi” deyip Türkiye’den bahsediyorsunuz.

O sadece yalın bir bilgi... Keskinlik söylemde değil, belli konulardaki eleştirileri bizim olduğunuzdan çok daha sert algılamamızla ilgili... Ben diyorum ki; bu kadar anayasa var, bir tek Kuzey Kore, İran ve bizde şahsa atıf var. Şahsa atıf, sivil anayasanın mantığıyla terstir. Çünkü bu kişinin ilkelerine uyacaksak niye anayasa yapıyoruz. Bir de anayasada Mustafa Kemal isminin değil de Atatürk isminin yer alması önemli. Mustafa Kemal dendiğinde daha çok bir insandan bahsediliyor gibidir. Ama Atatürk bir kavram, bir kült. Atatürk ilke ve inkılâpları dediğin zaman sanki dünyanın kuralı gibidir.

Yazdığınız ‘yalın gerçeklere’ karşı nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Doğru bildiği şeyin yanlış olduğunu öğrendiğinde insanların sevinmesi gerekir “Bugüne kadar belli konularda hatalı düşünmüşüm artık onu düzeltebilirim” diye. Ama tam tersi oluyor, insanlar düşünce dünyalarını yıkan bilgilerden rahatsız oluyor. Bilişsel psikolojide buna “expectancy violation” deniyor; beklenti ihlali... İnsanlar beklenti ihlali yaşadığında çok rahatsız olur.

Atatürk’ün belsoğukluğunu yazmanız da insanları çok rahatsız etmiştir herhalde...

Onu da ben yazmadım Falih Rıfkı Atay yazmış, Atatürk’ün bir numaralı anı yazarı. Gazetede bunu yazdığı için kovuşturmaya uğruyor, Çankaya kitabının 1952 baskısındaki bu bilgi sonraki baskılarda çıkartılıyor. Bunları söyleyince insanlar şaşırıyorlar. Çünkü Atatürk ve belsoğukluğu birbirine çok uzak iki kavram. Bunları yan yana getirip aynı cümlede kullanmak... Bir süre önce yapsaydım bunu, herhalde Türkiye’ye dönmeyi düşünmediğim anlamına gelirdi.

Zorunlu eğitim hakkında ne düşünüyorsunuz?

Zorunlu eğitimin insanları köleleştirmek amacıyla varolduğunu düşünüyorum. En yüksek okuma yazma oranı Gürcistan’da, genelde eski Sovyet ülkelerinde. Okuma yazma öğretmek, insanları yönetmek için olmazsa olmazdır. Sömürüden söz edeceksek, ekonomik sömürüden önce zihinsel sömürüden söz etmek gerekir. İlkokul eğitimi diye bir şey bugünkü haliyle olmamalı. Çünkü bu eğitim değil köleleştirme. Dakika 1 gol 1; “Türküm doğruyum çalışkanım”...“Yolunda yürüyeceğime and içerim” dedirtmek köleleştirme değilse nedir. Çocuğa hayatlarında en çok işe yarayacak ilk yardım, yemek pişirmek gibi şeyler yerine, daha sonra eğitim almamaları durumunda asla işlerine yaramayacak acayip acayip şeyler öğretiyoruz. Çünkü onun başka yerlere kaymasını istemiyoruz. Şu formatta olsun, diyoruz.


Organize dinler.

Size göre kitle kontrolünde ‘organize dinler de önemli... Nedir bu organize dinler?


Organize din derken inşa edilmiş din demek istiyorum. Aynı din, ulus-devlet sınırları çizildikten sonra farklı ülkelerde farklı şekillerde inşa edilir. Bu inşa sürecine siyasi iktidarın katkısı çok büyük. Bugün Suudi Arabistan’da, Türkiye’de ve İran’da dinin farklı türden kötüye kullanımları söz konusu... Belli bir doktrinin yukardan aşağıya kitlelere empoze edilmesinden bahsediyorsak, burada din de kitle kontrol aracı olarak kullanılabiliyor.

Din de insanı belirli bir kalıba sokmaz mı? Siyasi amaç için kullanılmasa da kendisi bir doktrin değil mi?

Hiçbir doktrine sahip olmamak mümkün değil. Biz kendi zihinlerimizde dünyayı anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu süreçte belli zihinsel kalıplar inşa ediyoruz. Önemli olan bu zihinsel kalıpların hangi varsayımlara dayandığını biliyor olmak. Siyasi iktidarın kitleleri şekillendirirken yaptığı şey daha çok bu varsayımları kıymeti kendinden menkul doğrular olarak göstermesi, onlara hiç değinmemesi. “Neden?” “Çünkü öyle!”

Mesela?

Mesela dünya haritasında ülkelere baktığımızda aralarında çizgiler görüyoruz. Ama Google Haritalar’da uydu seçeneğine tıkladığınızda o çizgilerin hepsi yokoluyor. Gerçekte yok o çizgiler. Ama biz insanları, toplumları bu çizgiler ekseninde algılıyoruz. Şöyle denebilirdi alternatif olarak, “Biz ulus denen bir şeye inanıyoruz, çocuklarımıza da bunu anlatmak istiyoruz, bu çizgileri biz çizdik ama bu çizgiler çok gerekli, çok iyi”... O zaman dürüstçe olurdu. Bunu doğal birşey gibi anlattığımız zaman aslında yalan söylüyoruz. Dinî ya da değil bir düşünceyi anlatırken dayandığı varsayımlarla birlikte sunmak, düşünceyle dayandığı temeller arasındaki bağı gizlememek önemli.


Atatürk diktatör mü?

Kitabınızda Toktamış Ateş’in Atatürk’ün diktatör olmadığına ilişkin ‘ispat’ını eleştiriyorsunuz. Sizce diktatör müydü, Atatürk?


Burada asıl konu, Mustafa Kemal’in diktatör olup olmadığı değil, sorurun yanıtının belli kriterler doğrultusunda verilmesi gerektiği. Kitapta Toktamış Ateş’in yıllardır öğrencilerine sorduğu “Mustafa Kemal bir diktatör müydü?” sorusunu bizzat kendisinin yanlış yanıtladığını söylüyorum. Ateş, bu soruyu Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce serisinin Kemalizm cildinde “Değildi, çünkü kendisi öyle olmadığını söylüyor” anlamına gelen bir varsayımla yanıtlıyor. Bu mantıktan hareketle, dünya tarihinde diktatör sınıfına sokacak lider bulmakta zorlanırsınız. Böyle bir soruyu cevaplandırmanın yolu, önce bir siyasi lideri diktatör kılacak kriterleri belirlemek, sonra incelediğiniz liderin bu kriterlere uyup uymadığına bakmaktır. Neticede, bu kriterlere göre diktatör ya da değil dersiniz. Başka türlü hareket etmek, ya objektif olamamak ya da metodoloji bilmemekle ilgilidir.


Gülsüm, heykeli dikilecek inek!

Kitabınızı Atatürk büstünü devirip köylülere soruşturma açılmasına neden olan ‘Gülsüm İnek’e ithaf etmişsiniz. Başka ilginç fikirleriniz var mı Gülsüm İnek için?


Gülsüm İnek herkesi bıyık altından gülümseten siyasi bir sembol haline geldi. Belki de bu yüzden başörtüsünden de önce yasaklanması gerekli! Ancak biz pek çok şey gibi siyasi sembolleri de üretken kullanmayı yeni öğrenen bir toplumuz. Bu nedenle Gülsüm İnek Türkiye’de doğduğu için belki bir parça talihsiz. Başka ülkede olsa, herhalde heykelleri dikilirdi. Gülsüm İnek’i biri satın alsa, insanlar onunla hatıra fotoğrafı çektirse, hayatından kesitler kayda alınsa harika olur. Öldükten sonra bir mezar taşı yapılabilir, orası küçük bir müze haline getirilebilir. Dünya çapında ilgi çekecek, üzerine makaleler yazılacak bir durum yaratılmış olur..

Taraf, 02.01.2011

 
 
 
   
İLGİLİ KİTAPLAR

"Serdar Kaya, Türk 'eğitim' sisteminin nüfuz edip de köreltemediği nadir zihinlerden birine sahip. Ve dahası, hem siyasete hem de dünyaya doğru değerlerin içinden bakıyor. Yazdıklarına, tek kelimeyle, şapka çıkarıyorum."

Mustafa Akyol / Star gazetesi

"Hegel bizi 'öteki'yle tanıştıralı iki asırdan fazla oldu; Rimbaud 'Ben, bir başkasıdır' diyeli neredeyse bir buçuk asır; Arendt kötülüğün sıradanlığını tarif edeli yarım asrı geçti. Ama 'devlet'

devamı...
   
İLGİLİ KİŞİLER

Serdar Kaya

Siyaset bilimci.

devamı...
   
 
kategoriler
bilimkurgu
din
felsefe
göstergebilim
kadın çalışmaları
edebiyat
| tüm kategoriler
 

eleştiri / tanıtım
ÜÇÜNCÜ ADAMLARA SELAM OLSUN!
2014-11-09
“SİNEMA BİR GEÇİŞ DÖNEMİ YAŞIYOR”
2013-02-01
MANDALİNA KABUĞUNUN KOKUSU FİLM ELEŞTİRİSİ İÇİN ÖLÇÜT OLUR MU?
2013-02-01
YÜZEYDEN DERİNE: FİLDİŞİ KUYU ÜZERİNE
2012-08-02
KARA FİLMLER, MODERN DÜNYANIN DERİN GÖLGELERİ
2012-07-02
FİLDİŞİ KULE DEĞİL, FİLDİŞİ KUYU!
2012-07-02