manifesto diziler kitaplar yazarlar kategoriler arama iletişim
     
 
 
diziler
edebiyat
şiir
sinema
inceleme

yeni çıkanlar
BİR YADİGAR EJDER KİTABI - Erhan Tuncer
UZAYDA PİKNİK - Arkadi ve Boris Ştrugatski
KİRAZ MEVSİMİ ve SİNEMA BİLETİ - Hakan Savaş

çok satanlar
ENDOKTRİNASYON VE TÜRKİYE'DE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ - Serdar Kaya
POSTMODERNİZM - Fredric Jameson
YENİ KARA FİLMLER - Selda Tan Özdemir

yayın programı
NİRENGİ KİTAP'TAN ÇAĞRI> - TÜRK SİNEMASI ARAŞTIRMALARI
RETHINKING THE QUR'AN Towards a Humanistic Hermeneutic - Nasr Hamid Ebu Zeyd
READING THE BOSS: Interdisciplinary Approaches to the Works of Bruce Springsteen - Roxanne Harde (Editor), Duncan A. Campbell (Editor)

 
 

 
Sadık KOÇ, Fayrap, Ocak, 2012-08-02

YÜZEYDEN DERİNE: FİLDİŞİ KUYU ÜZERİNE

Romancı Nihan Kaya’nın Fildişi Kuyu başlıklı denemeleri geçtiğimiz aylarda Nirengi Kitap’tan çıktı. Kitap alt başlıkta da görüleceği gibi edebiyat, psikoloji ve kadın meselelerine yöneliyor. Bu yöneliş yüzeysel değil ama yüzeyde olanı da dikkate alan, ele aldığı konulara derinden bakan bir anlayışa sahip. Bu derinlik özelliği bizzat yazılar üzerinden görülebileceği gibi yazıların sonunda verilen kaynakçaya da bu anlamda bakılabilir.

Nihan Kaya roman ve hikaye kitapları yayınlamış, İngiltere’de Universty of Essex’e bağlı olan Psikanalitik Çalışmalar Merkezi’nde yüksek lisans yapmış bir yazarımız. Bu yüzden edebiyatla psikolojiyi birbirinin iki yüzü olarak görmesi, bir kadın yazar olarak bu ikisinin yanına kadın’ı da koyması son derece anlaşılır. Bu görüş, roman ve hikaye kahramanlarının karakter özelliklerini belirlerken yazarın akıldan çıkarmadığı bir görüş olarak eleştirel denemelerine de yansımış durumda. Yansıma kelimesi uygun bir kelime değil belki de. Çünkü düşüncenin, meşguliyetin hayatı, hayatın da düşünce ve edebi üretimi belirlediği bir tutumdan söz etmek mümkün.

Yazarın da Önsöz’de belirttiği gibi söz konusu üç mesele birbirinden ayrı meseleler olarak değil birbirini besleyen meseleler olarak ele alınıyor ve sonunda ortaya “bütün” bir yapı konuyor. Kaya’nın bu üç meseleyi yüceltici bir edayla ele almadığını hemen belirtmekte fayda var. Aksine sanatçının zanaatkar olarak anlaşılması gerektiğine inanan bir yazardan söz ediyoruz. Yüceltici olmayan bu edayı gerçekçi olmakla, dil ile kurulan sağlıklı münasebetle de açıklamak mümkünken konusuna derinden (kuyudan) bakabilmekle açıklamanın daha iyi olacağını düşünüyoruz.

Romancı ilk iki yazısıyla psikanalitik eleştirinin sağlam iki örneğini vermiş oluyor. Psikanalitik eleştirinin derindekine odaklanan, yüzeyde görünenin oraya derinlerden çıkmış olması ya da derine inebileceği ihtimalini akılda tutarak derindekini açığa çıkarmaya çalışan bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Psikanalitik eleştirinin bunu yapabilmesi için dille sağlam bir ilişki kurma zorunluluğu vardır. İlk iki yazıya baktığımızda psikanalizm ile dil ilişkisinin oldukça sağlam kurulduğunu görüyoruz. Böylece edebiyat eserinde hiçbir kelimenin öylesine yer almadığını, hepsinin bir anlama işaret ettiğini, edebileceğini, karakterlerin dikkatinin neden belli bir nesneye yöneldiğini anlıyoruz. Mesela Katherine Mansfield’in hikayesi Bebek Evi’nin başkahramanı olan Kezia’nın bebek evi’nin küçük lambasını çok sevmesine karşın başkalarının dikkatini bile çekmemesi üzerine Kaya’nın yaptığı çeşitli yorumlardan birini şu şekilde aktarabiliriz: Kezia küçük olduğu için dikkati küçük nesnelere yönelmiştir, diğerleri büyük oldukları için başka şeylerle ilgilenmişlerdir. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Her sanat eserinin, yazarının hayatından izler taşıması son derece normal bir durum iken bazı yazarlar yaşamları ile yazdıkları arasına bir çizgi çekmek, eserleri ile günlük hayatlarını ayırmak istemişlerdir. Kaya, psikanalitik yaklaşımı yazarların hayatına uyguladığında yazdıklarıyla hayatlarının nasıl örtüştüğünü, örtüşebileceğini büyük ölçüde göstermiş oluyor. Katherine Mansfield’in hikayesi Bebek Evi’nin, Mary Shelley’nin romanı Frankenstein’ın, Freud’un I. Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında yayınladığı eserlerinin bu yazarların hayatlarıyla ne kadar örtüştüğünü merak edenler meraklarını kitaba yönelerek giderebilirler.

Denemeci, edebi eserin derinliğine yüzeydeki hikaye-alt metin, yatay hayat-dikey hayat, sosyal (sembolik) düzen-hayali düzen vb. kavramlarla iniyor. Her kavram ikilisinde önde yer alan kavram hem edebi esere yansıdığı şekliyle hem gerçek hayatta günlük hayat’a tekabül ederken ikincilerin sanatsal, kültürel bir hayata karşılık geldiği söylenebilir. Kitapta da görüleceği üzere günlük, sıradan, alelade hayatın gerçek bir hayat olmadığı, sanata ve kültüre vakfedilmiş bir hayatın daha sahici bir hayat olduğu tezi hem Nihan Kaya hem eserlerini incelediği yazarların yeri geldikçe vurguladıkları konular arasında yer alıyor.

Nihan Kaya Mary Shelley’nin romanı Frankenstein’ı psikanalitik yaklaşımla ele alırken ortaya ciddiyetle cevap aramamızı gerektiren bir soru da koyuyor. Yazar, Frankenstein’ın Yaratık’ının sinemacılar tarafından dilsizleştirilmesi sonucu basit bir korku öğesine dönüştürülmesini eleştirerek giriyor yazıya. Dilsizleştirme insanı toplumsal düzenin dışına atmanın akla gelebilecek ilk ve en basit yoludur belki de. Yaratık zaten bir “yaratık” olarak bu düzenin dışında doğmuştur. Frankenstein’dan kendisini bu düzene dahil edecek ihtiyaçlarını karşılamasını ister. Ancak Frankenstein bu ihtiyaçlara cevap vermekten uzaktır. Kaya, romanın “O zaman gerçek canavar kim?” sorusunu sormak için yazılmış olabileceğini söylüyor. Gerçek canavar Yaratık mı, yoksa onu yaratıp bir insan benzeri olarak sosyal düzenin dışında yaşamaya mecbur bırakan Frankenstein mı? Kaya böylece yaşadıklarımızı, hayatı, toplum tarafından şartlandırılmış algılarımızın ötesinde sorgulamamız gerektiğine dikkat çekiyor.

Başta romancının üç ayrı meseleyi bütünlüklü bir bakışla ele aldığını belirtmiştik. Kitabı bütünleyen konulardan biri de farklı yazıların alt metinlerinin açığa çıkardığı düşünme biçimi ve kültür farklılığıdır. Batılı kültürün görüntü’ye verdiği önemi göz önüne alırsak Mansfield’ın hikayesinde bebek evi’nin niçin kendisiyle oynanan bir oyuncak olarak değil de ‘gösterilen’ bir nesne olarak yer aldığı meselesi daha kolay anlaşılır. İki kültür farkını ortaya koyan bir mesele olarak da Heathcliff Muazzez’i Sevseydi yazısını söz konusu edebiliriz. Uğultulu Tepeler romanının başkahramanı Heathcliff ile Kuyucaklı Yusuf’un, karakterleri ve hayat hikayeleri neredeyse birebir aynıdır, diye yazıyor Kaya. Ayrıldıkları nokta ilkinin bir zorba, ikincinin müşfik, iyi huylu biri olarak anılmalarıdır. Bunun sebebi de sevdikleri kadınlardır, diye ekliyor. Denemeci söz konusu iki romanın kadın kahramanlarına birer karakter nazarıyla bakmıştır. Ancak meseleye bu toprağın, kültürün kadını olmak-olmamak nazarıyla da bakılabilir gibi geliyor bize.

Peyami Safa, Halit Ziya ve Kadın başlıklı yazıdan bahsetmekte de fayda görüyoruz. Çünkü Kaya bu yazısında aynı toplum içinde beliren kültürel farklılığa dikkat çekiyor. Biri cumhuriyet, diğeri Osmanlı romancısı iki yazarın eserlerinde kadının nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu belirlemeyi amaçlıyor. Görülüyor ki Osmanlıdan cumhuriyete değişen kültürel yapı ve koşullar kadın’ı da değiştirmiştir. Osmanlı romanında ince ve kırılgan bir karaktere sahip olan kadın cumhuriyette sosyal hayatın içinde kendi başına yaşayabilen bir kadına dönüşmüştür.

Kitabı bütün’e taşıyan meselelerden biri de otorite ve otoriteye başkaldırma sorunu olarak beliriyor. Kaya, Katherine Mansfield’in, babası ve toplum tarafından dışlanmış olduğunu söylüyor. Babanın ve toplumun otoriteyi temsil ettiği düşünülebilir. Mansfield’in hikayelerindeki öfkenin bu otorite simgelerine yöneldiğini söyleyebiliriz. Aynı şekilde Frankenstein’in insan yaratma çabası da otoriteye başkaldırma eylemi olarak değerlendirilebilir. Freud, kızı Sophie’nin cenazesine varlığına inandığı bu otorite yüzünden katılamadığını söyler.

Sonuç

Nihan Kaya bu kitabında hikaye, roman ve piyes gibi türlere psikanalitik eleştirinin nasıl uygulanabileceğini gösteriyor. Yazarın ülkemizde psikanalitik eleştiri pek bilinmiyor ya da uygulanmıyor anlamında bir tespiti, eleştirisi en azından bu kitapta yoksa da belirtilmeli ki psikanalitik eleştirinin uygulanmadığı bir edebi ortam bunun eksikliğini cılız kalmakla ödeyecektir. Psikanalitik eleştiri özellikle dil ile kurduğu münasebetle malzemesi kelimeler olan neredeyse bütün sanatların gelişimi için son derece işlevsel görünüyor. Yazarların, eleştirmenlerin dikkatten kaçırmamaları gereken bir kitap olarak okuyucusuna çok şey katacağını söylemeliyiz.

 
 
 
   
İLGİLİ KİTAPLAR

Aslında 'fildişi kule' diye bir şey yok. Yazar eserini hazırlarken gündelik hayatla arasına mesafe koymak zorunda; ama bunu sanıldığı gibi herkese yukarıdan bakan, hayattan kopuk bir kulenin içinden değil, aksine, hayatla, insanlıkla, insanlığın acılarıyla özdeşleşen bir yerden yapıyor. Yazar, gündelik hayattan bahsediyor göründüğü zamanlarda bile, gündelik hayatın derinlerinde saklanan “gerçek hayat”la ilişki kuruyor aslında. Edebiyat da psikoloji de görü

devamı...
   
İLGİLİ KİŞİLER

Nihan Kaya

1 Ağustos 1979’da İzmit’te dünyaya geldi. 2001’de Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını İngiltere’de University of Essex’e bağlı bulunan Psikanalitik Çalışmalar Merkezi’nde (Centre for Psychoanalytic Studies) tamamladı. İlk romanı Gizli Özne 2003, öykü kitabı Çatı Katı 2004, ikinci romanı Buğu 2006’da Dergah Yayınları tarafından yayımlandı. Çatı Katı 2005’te Türkiye Yazarlar Birliği Öykü

devamı...
   
 
kategoriler
bilimkurgu
din
felsefe
göstergebilim
kadın çalışmaları
edebiyat
| tüm kategoriler
 

eleştiri / tanıtım
ÜÇÜNCÜ ADAMLARA SELAM OLSUN!
2014-11-09
“SİNEMA BİR GEÇİŞ DÖNEMİ YAŞIYOR”
2013-02-01
MANDALİNA KABUĞUNUN KOKUSU FİLM ELEŞTİRİSİ İÇİN ÖLÇÜT OLUR MU?
2013-02-01
YÜZEYDEN DERİNE: FİLDİŞİ KUYU ÜZERİNE
2012-08-02
KARA FİLMLER, MODERN DÜNYANIN DERİN GÖLGELERİ
2012-07-02
FİLDİŞİ KULE DEĞİL, FİLDİŞİ KUYU!
2012-07-02