manifesto diziler kitaplar yazarlar kategoriler arama iletişim
     
 
 
diziler
edebiyat
şiir
sinema
inceleme

yeni çıkanlar
BİR YADİGAR EJDER KİTABI - Erhan Tuncer
UZAYDA PİKNİK - Arkadi ve Boris Ştrugatski
KİRAZ MEVSİMİ ve SİNEMA BİLETİ - Hakan Savaş

çok satanlar
ENDOKTRİNASYON VE TÜRKİYE'DE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ - Serdar Kaya
POSTMODERNİZM - Fredric Jameson
YENİ KARA FİLMLER - Selda Tan Özdemir

yayın programı
NİRENGİ KİTAP'TAN ÇAĞRI> - TÜRK SİNEMASI ARAŞTIRMALARI
RETHINKING THE QUR'AN Towards a Humanistic Hermeneutic - Nasr Hamid Ebu Zeyd
READING THE BOSS: Interdisciplinary Approaches to the Works of Bruce Springsteen - Roxanne Harde (Editor), Duncan A. Campbell (Editor)

 
 

 
Selda Tan ÖZDEMİR, Sinematek Dergi, Sayı:10, 2013-02-01

MANDALİNA KABUĞUNUN KOKUSU FİLM ELEŞTİRİSİ İÇİN ÖLÇÜT OLUR MU?

Sinema sanatı ile varoluşçuluğu buluşturan; çağdaş insanın kendini arayışının izini felsefede ve sinemada süren “Sinema ve Varoluşçuluk” kitabının yazarı Hakan Savaş, geçtiğimiz aylarda “Kiraz Mevsimi ve Sinema Bileti” adlı kitabını çıkardı. Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümü filmlere, ikinci bölümü edebiyat, şiir ve felsefenin sinemayla ilişkisine, son bölümse aralarında Onat Kutlar, Nijat Özön, Yusuf Kurçenli, Bergman ve Antonioni’nin de olduğu, yakınlarda kaybettiğimiz sinema insanlarının “anısına” ayrılmış. Savaş’la tanışıklığımız ilk kitabının yayınlandığı tarih olan 2003 yılına dek uzanıyor…

Hakan en çok merak ettiğim soruyla başlamak istiyorum. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyorsun. Akademinin içinde olup, o fazla ölçülü, kurallı dilden uzak, bu denli lezzetli, samimi ve lirik yazmayı nasıl başarabiliyorsun? Sait Faik, Cemal Süreya, Edip Cansever, Melih Cevdet Anday en az yönetmenler kadar kitabın satırlarında yer alıyor.

Kullandığım dil, yazı dili için "övgü" dolu sözlerin nedeniyle duyduğum mahcubiyeti ifade etmeliyim öncelikle… Dediğin gibi yazmaya çalışıyorum; lezzetini, lirizmini bilmem ama elimden geldiğince "içten" olmaya özen gösteriyorum. Yazıda içtenlikten kastım ise yaşantı olarak bilgisine sahip olmadığım hiçbir sözcüğe, cümleye, ünleme, virgüle, noktaya varıncaya kadar hiçbir şeye yer vermemek… Ya da şöyle diyebilirim; hayattan, sanattan ya da kitaplardan yaşantı olarak devşirmediğim, sezmediğim, bilmediğim şeylere yer vermemeye gayret ediyorum.

Böyle bir dilin akademi ya da bilimle olan ilişkisine gelince… Cumhuriyetimizin ilk felsefecilerinden biri olan, sadece ülkemizde değil, tüm dünyada çağdaş felsefenin gelişimine önemli katkıları olan, insan felsefesi ve değerler üzerine çalışmalarıyla tanınan Takiyettin Mengüşoğlu'nun bir sözü hep aklımın bir köşesindedir. Şöyle diyordu: "Bir şeyin felsefi ya da bilimsel olması için 'karışık' ya da 'zor anlaşılır' olması gerektiği düşüncesi bir an önce terk edilmesi gereken bir önyargıdır." Sinemanın, dolayısıyla sanatın bilimi söz konusu olduğunda varsa böyle bir önyargıdan derhal kurtulmak gerekli sanıyorum. Çünkü doğa bilimlerindeki bilim, bilimsel yöntem ve kullanılan dil ile sosyal bilimlerde kullanılan dil ve yöntem her ne kadar aynı temele; yani olguculuğa (pozitivizme) dayansa da nitelik olarak farklıdır. Bilimsel yöntemle sinemaya, sanata eğildiğimizde deneyiyle, ölçümü, tartımıyla, kanıtıyla bir "olgu" olarak araştırılmayı bekleyen şey "insan"dır. Dahası sanatla birlikte estetik işin içine girince "olgu"nun niteliği, anlamı tamamen değişir çünkü ölçülüp biçilmeye, sayıya, deneye uygun olgular ve olgusal yargılar ile estetiğin alanına giren pozitivist yöntemle ölçülüp biçilemeyen değer yargıları ve değerler bambaşka şeylerdir. Felsefede insan ve insanın anlam dünyası, kavram düzeyinde yer alır, araştırılır; bilim ise insanı ele aldığı yönüyle anlamaya, araştırmaya çalışır. Psikolojide ruhsal yönüyle, sosyolojide toplumsal yönüyle insan vardır. Oysa sanat, bilim ve felsefeden farklı olarak insanı ruhuyla, içinde yaşadığı toplumla, fiziğiyle, kimyasıyla, kavramlarıyla, duygusuyla, düşüncesiyle bir "bütün" olarak ele alan, anlamaya, yorumlamaya çalışan tek dildir. Öyleyse sanatın, sinemanın bilimini yapan önce bu dili çok iyi tanımalı, ne olduğunu ve işlevini iyi bilmeli sonra da bu dile yakışan, uyan bir dil ile kendini ifade etmenin yolunu aramalıdır. Var mıdır böyle bir yol? Yanıt şairde, Baudelaire'in bir dizesinde: "İnsan, kimse inmedi senin uçurumuna!"

Yönetmenlerin filmlerle kurduğu dünya üzerine yazarın da belli bir çerçeve içerisinde serbest biçemde kalem oynatma, hatta gördükleri üzerinden başka bir evren kurma hakkı olduğuna inanıyorsun diyebilir miyiz?

Diyebiliriz, hatta demekle kalmaz, haddimiz olmasa da daha ileri giderek mübalağayı bile göze alabiliriz. Hakkın olduğu her yerde o hakkın gereği ve sonucu olarak ödev-görev ve sorumluluk da vardır, olmalıdır sanıyorum. Yani yönetmenin filmiyle kurduğu dünya üzerine yazarın başka, yeni bir evren kurması hakkı, özgürlüğü olduğu kadar; işi, görevi, sorumluluğudur da… Eğer yazar izlediğim bir filmi bana bambaşka bir açıdan gösteriyor ya da o filmin unsurları arasında daha önce görmediğim bazı ilişkileri kavramamı, sezmemi sağlıyorsa, yeni anlamlar katıyorsa, kısacası film karşısında izleyicinin yaşantısını zenginleştiriyor ve çoğaltıyorsa işini iyi yapıyor demektir. Elbette yazar filme nasıl ya da hangi bakış açısıyla yaklaşacağını kendi seçer ve seçiminde tamamen özgürdür ama bu öznellik ve özgürlük "canım böyle istedi" ya da "keyfime göre" anlamında bir özgürlük de değildir. Öte yandan yazarın bilimsellik ya da nesnellik adına o filme tepeden inme bir kuram giydirmesi ve o kurama göre eleştirmesi, değer biçmesi de yanlış sonuçlar doğurabilir. Özellikle bizim çevremizde yani akademik ortamda sık karşılaştığımız yanlışlardan, sorunlardan birisi hatta en önemlisi ve önceliklisi bu gibi geliyor bana… Yani film çözümlemesi ile film eleştirisini sıklıkla birbirine karıştırıyoruz. Çözümlemede psikolojik-psikanalitik, sosyolojik, ideolojik, yapısalcı-post yapısalcı, yapıbozumcu, feminist, Marksist kuramlardan yararlanabiliriz ama ardından bu çözümlenenlerin, yani filmi oluşturan unsurlar ile bunlar arasındaki bağların önce yorumlanması, sonra da değerlendirilmesi, eleştiri gelir ya da gelmelidir. Yorumlama ve eleştiri yalnızca kavramsal bilgiyle değil, kavramsal bilginin yanı sıra sezgisel bilgiyle, sanatsal duyarlılık ve yaratıcılıkla birlikte gelişen süreçlerdir. Benim izleyebildiğim, görebildiğim kadarıyla film eleştirisi olarak sunulan, yazılan yazıların çok büyük bir çoğunluğu eleştiri değil, çözümlemedir. Dahası bu çözümlemelerin yine pek çoğu da kuru, yavan (bilimsel!) bir dil ile kaleme alınmış, sanatın gerdeğine kuru kuramla girmeye çalışan; aslında filmi çözümlemeyi, anlamayı değil film üzerinden ya da filmi araç-tanık olarak kullanarak kuramı kanıtlamaya çalışan, belki biraz ağır olacak ama kel kafada bukle döndürmeye çalışan yazılardır.

Kitabın girişinde üzerinde belediye rüsumu ve mühür ile birlikte “sonuna kadar saklayınız” yazısı olan sinema biletlerinin yok olduğunu söylüyorsun. Sinemalar alışveriş merkezlerine taşınırken, biletler de elektronikleşti. Sinema her geçen gün hayattan uzaklaşıyor, hayat ile sanat arasındaki bağ giderek güçsüz, cılız, kavruk bir bağ haline geliyor diyorsun. Sence sinema neden keyfini yitirdi, filmlerle bağımızı yitirmeye mi başladık?

Sinema keyfini yitirmedi tamamen keyif haline geldi! Ya da keyiften-eğlenceden, hoş vakit geçirmeden başka bir anlamı kalmadı gibi sinemanın. “Film, bir köpektir. Başı ticaret, kuyruğu sanattır. Ancak kırk yılda bir kuyruk köpeği sallar” diyordu Joseph Losey. Şimdi kırk yılda bir de kuyruk da bir kıpırdama, hareket yok sanki… Aslında eskiden sinema ister eğlence olsun, isterse filmler üzerinden hayatı, insanı, dünyayı yorumladığımız, düşündüğümüz bir tartışma, buluşma noktası olsun, her ne ise "tek başına" hayatımızın odağında bir yerdeydi. Sinemaya gitmek için özenle hazırlandığımıza bakılırsa neredeyse törensel bir şeydi film seyretmek. Oysa bugün sinema tüketim kültürünün bir parçası, AVM'de yapılan bir alışveriş öncesine ya da sonrasına eklenen bir şey ki, zaten yeri de artık AVM'lerde. Kötümser olmak istemiyorum ama ne yazık ki, filmlerle, sinemayla aramızdaki bağın, "sevgi" bağının zayıfladığını sanıyorum.

Kitabın ilk bölümünde Ağlayan Çayır ve Zamanın Tozu’na, Angelopoulos’un vakitsiz kaybına değiniyorsun. Angelopoulos ve filmleri senin için ne ifade ediyor?

Şiir. Angelopoulos ve filmlerinin bendeki karşılığı tek sözcükle ifade edebilirim: Şiir. Ancak şiiri kafiyeli, süslü söz söyleme sanatı ya da iç dökme, duyguların dışavurumu olarak görmediğimi söylememe gerek var mı? Şiir benim için başlı başına bir dünya görüşü; hayatı, insanı, dünyayı, gerçeği, hakikati, yalanı bambaşka, yeni bir açıdan görme biçimi… Anlam ve anlamın imgeye dönüşerek aktarılması bağlamında yine bambaşka ve çok ama çok özel bir iletişim türü şiir. Biraz abarttığını biliyorum ama "bütün sanatlar şiire dayanır hatta şiirin kendisi bile" diyordu Novalis ve haklıydı da. Tıpkı "modern şiirin poetikası yaratmıştır modern sinemayı" diyen ilhan Berk'in de haklı olduğu gibi… Kendi dilinin sınırlarını aşan her sanatçı şairdir ve Angelopoulos da sinemanın en iyi şairlerinden birisidir benim için.

İlk kitabından da yola çıkarak sinemada varoluşçuluk hakkında neler söyleyebilirsin? İnsan yazgısı ve filmler arasında nasıl bir bağ kurmak mümkün?

Varoluşçuluk hakkında çok şey söylenmiş, yazılmış, çizilmiş… Tek bir varoluşçuluk yok, hatta ne kadar varoluşçu varsa o kadar da varoluşçuluk tanımı olduğu da söylenebilir. Öte yandan tüm tanımları kuşatan bir şey varsa o da sanırım varoluşçuluğun bir yaşam-yaşama felsefesi olduğu… Bu açıdan baktığımda, gerçekten sanat değeri taşıyan her filmin ister istemez varoluşçu olduğunu düşünüyorum. Yani insanı ve insana ait değerleri ele alan, sorgulayan ve görüntü diliyle bu değerlerin değeri üzerine evrensel anlamda bir şeyler söyleyen; o söylediği şeyi de yeni bir biçimde ve sinema sanatının gerektirdiği film estetiği ile ifade eden her film varoluşçu benim gözümde… İnsanın yazgısı ile filmler arasındaki bağa gelince, bu bağı da Bilge Karasu'nun yardımıyla kurayım izin verirsen. "Öyle sanıyorum ki yaşamımız, sürekli bir yapıntı üretimidir. Sürekli olarak bir yapıntı içinde yaşıyoruz ya da, her yaşadığımız (önemli ya da önemsiz, ağır ya da hafif,güçlü ya da silik bir öğe halinde) 'yaşamımız' dediğimiz yapıntıyı oluşturuyor. Bu büyük yapıntının öğeleri de, daha sınırlı, daha küçük yapıntılar. Kabaca söylendikçe,'gerçeklik' adı verilen şey yok mu demek istiyorum? Hayır. 'Gerçeklik' adı verilen şeyi ancak birtakım yapıntıların yardımı, aracılığı 'varoluşturuculuğu' ile algılıyor, kavrıyor, anlamlandırıyor, düşünüyor, anlıyoruz demek istiyorum." diyor ve ekliyor "Bu yapıntılara, imge adını veriyorum." Buradan yola çıkarak, insanın yazgısı ile filmler arasındaki bağa ilişkin benim söyleyeceğim şey de şu olabilir: Yapıntı, yani kurmaca yalnızca sanatın, sinemanın, filmlerin bir niteliği değil, adı insan olan o dipsiz uçurumun kendisi de bir kurmaca! Sinema olanla yetinmeyip "olabilecek olan" insanın, yarının, dünyanın inşasında ya da her birimizin kendi bireysel varoluşunu, yaşamını kuruşunda yol gösterici, büyülü bir fener olabilir.

Film noir hakkındaki yazın çok doğru saptamalar içeriyor. Film noir’ın varoluşçuluk açısından önemini yorumlayabilir misin?

Her ne kadar bir adı olsa ve bir film türü olduğu yaygın görüş olarak kabul edilse de, film noir’ın ne olduğuna ya da olması gerektiğine, kökenine, kaynaklarına, tür özelliklerine ilişkin hâlâ çok şey söylenebilir ve söylenmektedir de... Gerçekten de film noir’a yaklaşmanın ve onu anlamaya, tartışmaya çalışmanın pek çok yolu vardır. Sözgelimi, film noir’a film estetiği ve biçemi temel alınarak yaklaşılabileceği gibi, yalnızca bu estetiğin ya da biçemin ardındaki film tekniği (kamera hareketleri, ses, aydınlatma vb) temel alınarak da yaklaşılabilir. Benzer şekilde, kara filmlerin yapıldığı yıllardaki toplumsal koşullar göz önünde tutularak, yani tarihsel ve sosyolojik boyut öne çıkartılarak da tartışılabilir film noir. Feminist gözlerle kara filmlere bakanlar içinse, bu filmler “ölümcül kadın”ın yetki alanı olarak görülüp, feminist film eleştirisi bağlamında tartışma konusu yapılabilirler ve yapılmışlardır da...

Varoluşçu dünya görüşü ile olan ilişkisi bakımından önemi, ya da film noir’ı özgün kılan şey ise, bu filmlerin yetkin örneklerinde görülen şeyin yalnızca şiddet, cinayet ya da suç olması değil, ama “suç”un ne olduğunu sorgulamasıdır. Film noir’ı yalnızca savaş yıllarının bunalımı ya da kentleşmeyle birlikte gelişen suça, şiddete yönelik filmler olarak ele almak yeterli olmayabilir. Belki de film noir’ı özgün kılan şey, genel insanlık durumu ve kültürel yozlaşmaya ilişkin olarak söyledikleri, gösterdikleridir. Tekrar etmek gerekirse, yalnızca suçtan, kötülükten ve cinayetten söz etmez bu filmler, fakat suçun ya da kötülüğün ne olduğunu sorguladığı gibi, insanların suçu nasıl algıladıkları, anlamlandırdıkları ya da kültürel kalıplaşmalar içinde nasıl tekdüze yorumladıkları gibi son derece önemli şeylerden de dem vururlar.

Robert G. Porfiro’ya göre, film noir’da görülen "insanlık durumu" ile varoluşçuluğun çizdiği insanlık durumu arasındaki yakınlık iki sözcükle ifade edilebilir: “Çıkış Yok.” Aslında bu iki sözcük, Sartre’ın Türkçe’ye “Gizli Oturum” adıyla çevrilen tiyatro oyununun İngilizce karşılığıdır. Ne var ki, Porfiro, yabancılaşmadan yalnızlığa, insanın ölüme yazgılı oluşundan varoluşçu seçime, anlamsızlıktan absürde kadar, varoluşçu motiflerin pek çoğunun Fransa’dan ve Sartre’dan önce film noir’da işlendiğini, varoluşçu “İnsanlık Durumu”nun Fransa’da moda olmadan önce, Amerikan kara filmlerinde rahatlıkla görülebileceğini ileri sürer.

“Sanatın yalan söylediğini en iyi bilenler, sözcükleri yalanın hasına, yani imgeye dönüştürmeyi bilen şairlerdir. Edebiyat, yazarı için de, okuru için de Tanpınar'ın yıllar önce söylediği gibi, 'en uyanık gayretle görülen düş'tür.” Sinema da yalan söyler ve yalan söylemek için en iyi araçtır diyorsun. Sinema dilinde “yalan”dan bahseder misin; sinemadaki yalanın, sözcüklerle söylenen yalandan farkı nedir?

Özünde, sinemadaki yalanın sözcüklerle söylenen yalandan bir farkı yok; hatta hayattaki yalan ile sanattaki yalan arasında da bir fark yok! Gerçeği-hakikati gizlemek, örtmek, saklamak, saptırmak, yanıltmak için söylenen yalandan; yani gündelik yaşamdaki o düz anlamıyla bildiğimiz yalandan farklı olarak sanatın yalanı gerçeği daha önce görmediğimiz, farkına varmadığımız bir açıdan görmemizi, idrak etmemizi, yorumlayıp anlamlandırmamızı sağlıyor. İşte bu nedenle belki de en güzel, en doğru yalan, sanatın yalanı… Sanatın dili kurmaca olduğu için yalan. Öte yandan "anlatı"nın olduğu her yerde, sanatta da hayatta da yalan hep var. Bu nedenle olsa gerek Sartre, "Kişioğlu hikâyecilikten kurtulamaz, kendi hikâyeleri ve başkalarının anlattığı hikâyeler arasında yaşar" diyor.

Sinema gerçeği gerçekle anlatan sanat olarak bilinir, başka bir deyişle sembolik bir dil değildir dolayısıyla çokanlamlılığa ulaşma açısından film dilinin olanakları edebiyatın olanakları kadar zengin-geniş değildir, ya da daha sınırlıdır. Bu durumu Kieslowski çok güzel anlatır: “Amaç içimizde yatanı yakalamak, ama bunun filmini çekmenin imkânı yok. Buna sadece yaklaşabiliriz. Edebiyat için bu çok uygun bir konu. Belki de, dünyadaki tek konu. Büyük edebiyat eserleri ona yaklaşmakla kalmayıp, onu tanımlamaya da çalışıyor. İçimizdekini tanımlamayı başarmış birkaç yüz tane kitap vardır. Camus böyle kitaplar yazmıştı. Dostoyevski de, Shakespeare de, Faulkner ve Kafka da… Edebiyat bunu başarabiliyor ama sinema başaramıyor. Başaramıyor çünkü gerekli araçlara sahip değil. Yeterince muğlak değil, bununla birlikte çok açık olduğunda bile, çok belirsiz. Örneğin, bir süt şişesini bir sahnede kullandığımda, biri çıkıp benim hiç aklımdan geçmemiş sonuçlara varıyor. Benim için bir şişe süt, sadece bir şişe süttür; süt döküldüğünde ise bu süt döküldüğü anlamına gelir. Başka da bir anlamı yoktur. Bu, dünyanın parçalandığı ya da sütün, annesi vakitsiz öldüğü için çocuğun içemeyeceği anne sütünü simgelediği anlamına gelmez. Bir şişe dökülmüş süt, bir şişe dökülmüş süttür. Ve sinema da budur. Ne yazık ki başka bir anlamı yoktur.” Kieslowski her ne kadar, "sinema budur, bu kadardır" dese de görüntü dilinde çokanlamlılığa ulaşmanın imkansız olmadığını da biliyor ve sinemayı sanat yapan çok az sayıda yönetmenin bu işi başarabildiğini, anlamsal çok değerliliğe ulaşabildiğini ya da görüntüyü imgeye, dolayısıyla çokanlamlılığa dönüştürebildiğini de söylüyor.

kaynak: http://www.sinematekdergi.com/10/

 
 
 
   
İLGİLİ KİTAPLAR

Mandalina kabuğunun kokusundan film eleştirisi için ölçüt olur mu?

Kiraz Mevsimi ve Sinema bileti üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm akademik mesafeden ve kurama boğulmuş film eleştirisinden sıkılanlar için. Hakan Savaş ilk bölümde, bir deneme yazarı estetiği ve inceliğiyle sinemayı yani hayatı anlatıyor. Kaybedenler Kulübü’nden Şangay’dan Gelen Kadın’a; Neşeli Hayat’tan Bir Zamanlar Anadolu’da’ya; Sonbahar’dan Hugo’ya, 2046’ya Hakan Savaş filml

devamı...
   
İLGİLİ KİŞİLER

Hakan Savaş

#

devamı...
   
 
kategoriler
bilimkurgu
din
felsefe
göstergebilim
kadın çalışmaları
edebiyat
| tüm kategoriler
 

eleştiri / tanıtım
ÜÇÜNCÜ ADAMLARA SELAM OLSUN!
2014-11-09
“SİNEMA BİR GEÇİŞ DÖNEMİ YAŞIYOR”
2013-02-01
MANDALİNA KABUĞUNUN KOKUSU FİLM ELEŞTİRİSİ İÇİN ÖLÇÜT OLUR MU?
2013-02-01
YÜZEYDEN DERİNE: FİLDİŞİ KUYU ÜZERİNE
2012-08-02
KARA FİLMLER, MODERN DÜNYANIN DERİN GÖLGELERİ
2012-07-02
FİLDİŞİ KULE DEĞİL, FİLDİŞİ KUYU!
2012-07-02